Sosyalizmin Yayılması ve Çöküşü

Sosyalizmin Yayılması ve Çöküşü


İçindekiler

• Sosyalizmin Yayılması ve Çöküşü
• Sosyalist Dünya Sistemi
• Az Gelişmiş Ülkeler ve Sosyalizm

1.Sosyalizm

Sosyalizm düşüncesinin ortaya çıkmasına yol açan koşullar nelerdir?

Büyük sanayi devrimi ile kitleselleşen işçi sınıfı ve bu sınıfın içinde yaşadığı koşullar, 19. yüzyılda öncekilerinden farklı yeni siyasal mücadelelere yol açtı. Sosyalizm ve sendikacılık hareketleri giderek yaygınlık kazandı.19.yüzyılın ikinci çeyreğinde yeni bir dünya öneren ve"ütopik" diye adlandırılan sosyalizm Fransa ve İngiltere'de doğdu ve en parlak dönemini 1848 devrimlerinde yaşadı. Ancak işçi hareketine ve sosyalizme ulusal sınırları aşarak dünyayı değiştirecek bir doktrin kimliğini Karl Marx kazandırdı. Maddeci bir anlayışla tarihsel dinamiklerin ve kapitalizmin analizinden yola çıkan Marx ve arkadaşı Engels,proletaryaya dayalı bireylem programı da geliştirdiler.

Marx tarafından sistematik bir biçimde geliştirilen ve başlangıçta "sosyal-demokrat"  olarak  adlandırılan  devrimci  çizgi,  1890'larda  başlayan  ve  Dünya  Savaşının patlak vermesi ile sonuçlanan bir süreç içinde ikiye ayrıldı. Marx'ın öngörüleninden ayrılarak devrim fikrini reddeden ve kapitalizmin çöküşe gitmediği gibi görüşlerle ortaya çıkan "revizyonist" akım ile Marx'ın tezleri üzerinde ısrar eden bu iki çizgi arasındaki çatışma, 1917 Sovyet Devrimi ile tam bir kopuşa dönüştü. Rusya'daki sosyal demokratlarla onları izleyenler komünist adını alarak komünist hareketi yaratırken, ötekiler devrimci yöntemi reddederek, mevcut demokratik yapının savunuculuğunu üstlendiler. Böylece sosyal-demokrasi anlam değiştirdi ve kapitalizmi devirmeyi değil "sosyalleştirmeyi" amaçlayan bir harekete dönüştü.

Sosyal demokratlar bu yeni kimlikleriyle özellikle İskandinav ülkelerinde etkili olurken, Sovyetler Birliğinde marksist tezleri temel alma iddiasında yepyeni bir deneme başlatıldı.Lenin'in teorik çerçevesini çizdiği bir eksende girişilen bu deneyim, onun 1924 yılında ölümünden kısa bir süre sonra, ülke yönetimini eline geçiren Stalin'in elinde tek kişinin egemenliğine dayalı bir biçim aldı ve yine Stalin'in Lenin'in yorumlamasına bağlı olarak yürütüldü.

Doğu Avrupa

Doğu Avrupa'da sosyalist rejimler nasıl kurulmuştur?

2. Dünya Savaşı sırasında Nazi işgali altındaki ülkelerde komünistler, sosyalistler ve muhafazakar güçler geniş anti-faşist ittifaklar içinde birlikte yer almışlardı.Fransa ve İtalya başta olmak üzere işgal altında bulunan Avrupa ülkelerinde komünistler silahlı direniş hareketi içinde öne çıkmışlar ve büyük prestij kazanmışlardı.Ama savaş sonrasında Nazi işgalinden kurtulan ülkelerin siyasal kaderini, daha çok, savaştan iki süper devlet olarak çıkan ABD ve Sovyetler Birliği arasındaki rekabet ve güçler dengesi belirlemiştir.

Savaşta Avrupa'nın doğusu (Yugoslavya ve Arnavutluk dışında) Sovyet ordusu tarafından kurtarılmış,Fransa, İtalya ve Almanya'nın Batısı ise İngiliz ve ABD ordularının denetimi altında kalmıştı. Böylece siyasal iktidarı ele geçirebilecek güçlü Komünist partilerin bulunduğu Fransa ve İtalya'da bu partiler iktidardan uzak tutulabilmişken, savaşı izleyen ilk üç yıl içinde Sovyetler Birliğinin etki alanı içinde kalan sekiz ülkede (Doğu Almanya, Polonya, Çekoslovakya, Macaristan, Romanya, Bulgaristan,Arnavutluk,Yugoslavya)Marksist-Leninist partiler siyasal iktidarı ele ge-çirebilmişlerdir. Komünist partisinin büyük ölçüde oy alabildiği Çekoslovakya ve işgalden kurtuluşlarını Sovyet ordularına borçlu olmayan Yugoslavya ve Arnavutluk dışında komünist hareketin zayıf olduğu bu ülkelerde sosyalist rejimlerin kuruluşunda Sovyet askeri varlığı önemli pay sahibi olmuştur.

II. Dünya Savaşından sonra Avrupa'da benimsenen sosyalizmin nitelikleri nelerdir?

Bu arada Marshall planı ve NATO'nun kurulmasıyla Avrupa'da ABD'nin nüfuzu arttı. Böylece komünizm-sosyalizm bölünmesi de somutlaşmış oldu. Batı Avrupa'daki sosyalistler marksist görüşlerinden tamamen vazgeçerek "sosyal devlet" modeline eklemlendiler.Kamu mülkiyetinin"daha iyi"ve sömürü olmayan bir topluma yol açacağı inancı terkedildi ve klasik demokrasinin kuralları içinde işleyecek bir karma ekonomi modeli benimsendi.

Doğu Avrupa'daki sosyalist rejimler Sovyetler Birliği'yle ilişkilerini nasıl sürdürmüştür?

Savaşın yarattığı güç dengesi ve savaştan hemen sonra Sovyetler Birliği ile Batılı güçler arasında gerginleşen ilişkiler-soğuk savaş-Yugoslavya ve Arnavutluk dışında bu ülkelerin sürekli olarak Sovyetler Birliği'nin yörüngesinde kalmasına yol açmıştır. Yugoslavya Nazi işgaline karşı Yugoslav halklarının silahlı direnişini örgütlemiş olan Tito yönetiminde 1948 yılından sonra Sovyetler Birliğine karşı çıkmış ve ondan sonra da bağımsızlığını titizlikle korumuştur. Arnavutluk da 1961 yılında
Sovyetler Birliği'nden kopacaktır. Öteki altı ülke ise gerek ülke içi sosyalist uygulamalar, gerekse dış politika bakımından Sovyetlerin sadık bir izleyicisi oldular. Bu etkiden sıyrılmaya çalıştıklarında da hep Sovyet müdahalesi ile karşılaştılar. Sovyetler Birliği 1953'te Doğu Almanya'ya ve 1956'da Macaristan'a askeri birlikler gönderdi. 1968'de ise yine Sovyetlerin öncülüğünde beş Doğu Avrupa ülkesi Çekoslovakya'daki yönetimi askeri bir müdahale ile değiştirdi.

Doğu Avrupa sosyalizmi ile Sovyet sosyalizmi arasındaki farklar nelerdir?

Yine de Doğu Avrupa ülkeleri, bazı bakımlardan Sovyetlerinkinden ayrılan sosyalist düzenler kurdular. Bir kere ekonomik yapı bakımından Doğu Avrupa sosyalizmleri Sovyetlerinki gibi katıksız olmadı. Bu ülkelerin çoğunda egemen bir kamu kesiminin yanında belli ölçülerle bir özel kesimin varlığını sürdürmesine olanak verildi.Tarımda devlet mülkiyeti çok kez sınırlı tutuldu ve daha çok kooperatif biçimindeki örgütlenmelere ağırlık verildi. Bu ülkelerin başlangıçta kendilerine sosya-
list devlet değil de "halk demokrasisi" demelerinin nedeni de buydu.

Siyasal yapıları bakımından da bu ülkeler SSCB'den bir ölçüde ayrıldılar.Gerçi hepsinde yönetime Marksist-Leninist partiler egemendi ama, bu ülkelerde genellikle tek parti değil birden çok parti vardı.Ne var ki bu partiler,ancak,Halk Cephesi,Vatan Cephesi ve benzer isimler altında Marksist-Leninist partinin güdümü altında toplanarak varlıklarını sürdürebiliyorlardı.Öte yandan bu ülkelerde geleneksel yönetim yapılarının yanı sıra, ulusal ve dinsel akımlar da güçlerini her zaman koruyabilmiştir. Örneğin Romanya sert bir diktatörlük uygulamasına karşın, Sovyetler'e karşı ulusal bağımsızlığını korumak için elinden geleni yapmıştır. Yine örneğin Polonya'da Katolik Kilisesi bütün bu süre boyunca muhalif bir güç olarak kendini koruyabilmiştir.

Özetle,Doğu Avrupa ülkelerinde sosyalist düzen,Sovyet desteği ile geldiği için,hiç bir zaman tam sağlam temellere oturamadı. Örneğin Polonya'da komünist yönetim,1980'li yılların başından başlayarak, bağımsız işçi sendikası "Dayanışma"nın oluşturduğu muhalefete, 1981 yılında bir ordu yönetimi kurulmasına karşın, üstün gelmeyi başaramadı.Bu nedenle Doğu Avrupa üzerindeki Sovyet desteği ve denetimi ortadan kalkınca, Doğu Avrupa ülkelerindeki rejimler boşlukta kaldılar ve direnemediler.
 
Sosyalist düzen ilk kez Polonya'da çöktü.Haziran 1989 da yapılan ilk görece serbest seçimleri muhalefet kazandı. Macaristan'da ise daha Mart 1989'da Macar Komünist Partisi "komünist" sıfatını terketmişti. Çok kısa bir süre içinde, Kasım-Aralık 1989 aylarında,tüm Doğu Avrupa'da sosyalist rejimler yıkıldı.Bu büyük değişiklik, Romanya dışında, yumuşak bir biçimde gerçekleşti. Ondan sonra bu ülkelerde üretim araçlarının özelleştirilmesi ve Batı demokrasisi normlarına uygun hukuk düzenlerinin kurulması çabaları başladı. Bu arada Alman Demokratik Cumhuriyeti Federal Almanya'ya katılarak ortadan kalktı. Çeklerle Slovaklar da anlaşarak Çekoslovakya'yı iki ayrı devlete bölmeyi kararlaştırdılar.

Günümüzde,Doğu Avrupa'nın eski sosyalist ülkelerinde,ağır ekonomik sorunlara karşın,serbest seçimler ve insan haklarına dayalı görece istikrarlı demokratik yönetimlerin yerleşmiş olduğu görülüyor.

Sovyetler Birliği

Stalin dönemi Sovyet sosyalizminin özellikleri nelerdir?

Sovyet Devriminin lideri Lenin'in ölümünden sonra bu ülkede cereyan eden iktidar mücadelesinin 1920'li yıllar biterken sonuçlanması ile birlikte, bu ülkede SSCB Komünist Partisinin genel sekreterliğini elinde bulunduran Stalin'in kişisel yönetim dönemi başlamıştı.Bu dönemin belirleyici özelliği,Stalin'in gizli polis gücüne dayanarak muhalif saydığı herkesi yok etmesi ve Komünist Partisini kendi kişisel yönetiminin bir aracı haline getirmesiydi. Hızlı bir sanayileşme programı ve tarımın devlet çiftlikleri ya da kooperatifler yoluyla kollektivizasyonu bu dönemin ekonomi
politikasının temel özelliği olmuştur.

Stalin'in sosyalizm anlayışının Sovyetler Birliği açısından olumlu ve olumsuz yönleri nelerdir?

Stalin'in bu politikalarının Sovyetler Birliğindeki siyasal rejimin gelişimi bakımından kalıcı olumsuz etkileri olmuştur. Ne var ki, aynı politikalar, çok büyük bedeller ödenmesi pahasına da olsa, geri bir tarım ülkesi olan Sovyetler Birliğini ileri sanayi ülkeleri arasına sokabilmiş ve bu sayede Nazi Almanya'sına karşı koyabilmesine olanak vermiştir.

Stalin'in ölümünden sonra Sovyet sosyalizminde meydana gelen değişiklikler nelerdir?

Stalin'in 1953 yılında ölmesiyle Sovyetler Birliğinde yeni bir dönem başlamıştır.Komünist Partinin 1956'da toplanan kurultayında Stalin dönemindeki kişi putlaştırılması ve keyfi yönetim mahkum edilmiştir. Bu tarihten sonra Sovyetler Birliğinde üst yönetim yetkilerinin tek kişi tarafından değil,aşağı yukarı eşit yetkilerle donatılmış bir grupça kullanılması genel uygulama olmuştur. Ancak,  Stalin sonrası dönemde de Sovyetler Birliğinde Komünist Partisinin iktidar tekelinin tartışılması söz konusu olmamıştır.

Stalin sonrası ön plana çıkan Kruçef döneminde ekonomi yönetiminde kısmi bir liberalleşme ile birlikte, siyaset ve kültür alanlarında da bir yumuşama gözlemlenmiştir.Kruçef'ten sonra SSCB'nin tek değilse bile kuvvetli adamı konumuna yükselen Brejnev'in döneminin birinci amacı ise,yerleşik düzenin olduğu gibi korunması olarak kendini gösterir. Hızlı olmayan ama düzenli bir ekonomik büyüme, tüketim artışı ve istikrarlı ve görece yumuşak bir yönetim stiline dayanan bu dönem, Sovyetler Birliği'nin hızlı bir silahlanma ve kapsamlı uluslararası angajmanlarla dış politikada güçler dengesini koruma çabasını da yansıtmaktaydı.1977'de kabul edilen yeni Sovyet Anayasası, 1960'lı yıllarda geliştirilen ideolojik yaklaşıma uygun olarak, sosyalizmin kuruluşunun tamamlandığını, Sovyet devletinin bütün halkın devleti olduğunu ve artık amacın komünizme geçiş olduğunu öngörmekteydi. Ancak, bu Anayasa da Komünist Partinin önderlik görevini tartışma dışı bırakmıştı.

1982 yılında Brejnev ölünce,dışa karşı sergilenen güçlü görünüşün gerisindeki tıkanıklıklar belirginleşti. Yeni seçilen iki parti genel sekreteri, yaşlılık nedeniyle, üç yıl içinde ölünce, 1985 yılında Komünist Partisi genel sekreterliğine radikal bir değişimi savunan Gorbaçov getirildi.

Gorbaçov'un uygulamalarının Sovyet sisteminde meydana getirdiği değişiklikler nelerdir?


Gorbaçov, Sovyet sisteminde yenileşme sürecinin simgesi olarak iki kavram ortaya attı. Yeniden yapılanma demek olan "perestroyka" ve yönetimde saydamlık anlamına gelen "glastnost".

Gorbaçov'un yeniden yapılanma politikasının amacı ekonominin merkeziyetçi yapısının değiştirilmesi ve piyasa mekanizmasının unsurlarına daha çok rol verilmesiydi.

"Glastnost" politikası ise bu değişimi gerçekleştirebilmek için bir kamuoyu desteği sağlamaya yönelikti. Nitekim, 1988 yılından başlayarak kitle iletişim araçları üzerindeki parti ve devlet denetimi kaldırıldı ve yoğun bir tartışma süreci yaşanmaya başladı. Önceleri sistem içi denebilecek olan eleştiriler, 1989 yılının sonlarına doğru kapitalizmin savunulması biçimine dönüştü. Gorbaçov da Komünist Parti başkanı olmasına karşın, benzer bir yola girdi.

1990 yılında Gorbaçov dizginleri elinden kaçırmaya başladı. O yıl ulusal gelir hızla düştüğü gibi,%500'e varan bir enflasyonda yaşandı.Dağıtım sistemi çöktü ve ülkede kıtlık ve kargaşa ortamı oluştu.

Hala ülkenin tek partisi olan Komünist Partisi de bu dönem içinde dağılma sürecine girdi. Şubat 1990'da Anayasanın değiştirilmesini ve çok partili düzene geçilmesini kabul eden parti, 1991 yılında Marksizm-Leninizmden vazgeçtiğini ilan etti. Bütün bu süreç içinde sosyalizm düşmanlığı toplumda egemen hale geldi ve düzenin meşruiyet tabanı hızla eridi.

Sovyetler Birliği'nin çimentosu olan sosyalist ideoloji ve Komünist Parti yıkılınca, ülkenin dağılması da kaçınılmaz oldu.Rusyada dahil olmak üzere Sovyetler Birliğini oluşturan Cumhuriyetler ard arda egemenlikleri ilan ettiler. Gorbaçov ülkeyi birarada tutabilmek için yeni bir birlik andlaşması hazırladı ve bunun SSCB'yi oluşturan Cumhuriyetlerin çoğuna kabul ettirmeyi başardı.

Yeni birlik antlaşmasının imzalanacağı günden bir gün önce, 19 Ağustos 1991'de, Moskova'da bir darbe girişimi oldu. Ancak darbe 1990 yılında Rusya Federasyonu devlet başkanlığına seçilmiş olan Yeltsin'in başı çektiği bir direniş sonucu kısa sürede başarısız oldu.

Darbenin başarısız olması ile yıldızı parlayan Yeltsin Komünist Partisinin yasaklanmasını sağladıktan başka, yeni Birlik Andlaşmasını da geçersiz saydığını açıkladı.Direnme olanağı kalmayan Gorbaçov SSCB devlet başkanlığından çekildi.26 Aralık 1991 günü saat 24'te Kremlin'den Sovyetler Birliği bayrağı indirildi ve yerine üç renkli Rus bayrağı çekildi.Böylece Sovyetler Birliği tarih sahnesinden silinmiş oldu.

Sovyetler Birliği'nin ortadan kalkması sonucu, Birlik içinde yer almış olan  Federe Cumhuriyetler (Rusya, Beyaz Rusya, Ukrayna, Gürcistan, Tacikistan, Türkmenistan, Estonya,Letonya,Litvanya ve Moldova) tam bağımsız devletler konumuna geldiler.Daha sonra, bunların bir kısmı Aralık 1991'de bir araya gelecek Bağımsız Devletler Topluluğunu kurdular. Gevşek bir konfederasyon niteliği taşıyan bu birlikteliğin sürüp sürmeyeceğini şimdiden söylemek pek mümkün görünmüyor.

Asya'da Sosyalizm

İkinci Dünya Savaşı sonrasında sosyalist rejimlerin ortaya çıkışı yalnızca Doğu Avrupa ile sınırlı kalmadı.1949 yılında Çin'de uzun süren bir iç savaş sonunda Mao Zedung'un önderliğindeki Çin Komünist Partisi iktidara geldi ve Çin Halk Cumhuriyeti ilan edildi. Kuzey Vietnam, Kuzey Kore de sömürgeciliğe karşı mücadele sürecinde ve Laos'un bir bölümünde komünistler iktidarı ele geçirdiler. Ne var ki bu üç ülke,Sovyetler Birliği ve ABD arasındaki rekabetin bir sonucu olarak bölünmüş durumdaydılar.Vietnam ve Laos'tan 30 yılı aşan ve uluslararası bir nitelik kazanan bir iç savaş sonunda 1975'te sosyalist yönetim altında birleşebilmesine karşın, Kore 1950-53 yılları arasında ABD ve Çin'in de katıldığı bir savaştan sonra da bölünmüş olarak kalmaya devam etti. Ulusal önderleri Ho-Chi Minh Başkanlığında yıllarca savaşan Vietnam halkının mücadelesi 1960 yıllardan birleşme gerçekleşene kadar dünyada sosyalizme inananların bayraklaştırdığı bir sembol niteliği kazandı.

Bu üç ülkedeki sosyalist yönetimler,Çin Halk Cumhuriyeti ile olan coğrafi yakınlıklarına karşın, daha çok Sovyetler Birliği'ne ve Sovyet modeline yakın kaldılar. Sovyetler Birliği çizgisini izleyen ve demografik ve askeri potansiyeli nedeniyle Güney Doğu Asya'da etkili bir güç olan Vietnam bu nedenle Çin Halk Cumhuriyeti ile savaşmak zorunda bile kaldı.
 
Çin Halk Cumhuriyeti

Çin'de  sosyalizmin  Sovyetler  Birliği'nin  etkisi  altında  gelişmesinin  nedenleri nelerdir?

Çin'de komünistlerin iktidara geçmesinde, Doğu Avrupa ülkelerindekinden farklı olarak Sovyetler Birliğinin etkisi çok sınırlı olmuştur. Çin devriminin geniş köylü kitlelelerinin Çin Komünist Partisi'nin öncülüğünde harekete geçirilmesinin bir sonucu olması, "Çin Modeli"nin Sovyet modelinden farklılaşmasını kolaylaştırdığı gibi,bu ülkenin Sovyetler Birliği dış politikasından ayrı bir yol izlemesine de olanak vermiştir.Bunda Çin Halk Cumhuriyetinin geniş topraklara ve büyük nüfusa sahip güçlü bir ülke olarak köklü bir kültürel-tarihsel mirası temsil ediyor olması da kuşkusuz etkili olmuştur.

Çin'de sosyalizmin kurulması için yapılan çalışmalar nelerdir?

Çindeki uygulamalar başlangıçta Sovyet modeline uygun olarak merkezi planlamaya dayalı bir sanayileşme biçiminde ortaya çıktı ve SSCB ile sıkı bir ilişkiye dayandı, yakınlaşmaya sahne oldu. Ne var ki Stalin'in ölümü ve Kruçef'in iktidarı ele geçirmesinden sonra bu ilişkiler kısa sürede soğumaya yüz tuttu. Çin Komünist Partisi'ndeki bir tasfiye sonrasında Sovyetlerin etkisinden tamamen sıyrılan Çin kendi sosyalist çizgisini oluşturmaya başladı. Hızlı bir sanayileşmenin yanı sıra tarımda kollektivizasyon politikası uygulamaya konuldu. Bu iç savaş sırasında köylülerin el koymasına izin verilen toprakların tarımsal üretim komünlerinde toplulaştırılması anlamına gelmekteydi.Köylüler arasında büyük bir direnişle karşılaşan bu girişim büyük bir kıtlığın doğmasına ve kitlesel ölümlere yol açtı. Bu ise Mao Zedung'un siyasal konumunu zayıflattı.

Çin ve Sovyetler Birliği arasında oluşan gerginliğin nedenleri nelerdir?

1950'li yılların sonlarından başlayarak Sovyetler Birliği ile Çin Halk Cumhuriyeti arasındaki ilişkiler bozuldu ve giderek kopmaya başladı. Böylece, Yugoslavya'dan sonra Çin'de de, dış politikaya da yansıyan, "yeni bir çizgi" ortaya çıkmaktadır.Mao'nun ideolojik-politik önderliğindeki Çin, Stalinci uygulamalardan ayrılarak kısmen piyasa ekonomisinin araçlarını kullanmaya başlayan Kruçef dönemi Sovyet ekonomi politikasını "sosyalizmden sapma/revizyonizm" olarak nitelemekte, dış politikada ise ABD ile SSCB arasında başlayan güçler dengesinin karşılıklı kabulüne dayanan yumuşamayı dünya devrimine ve haklarına bir ihanet olarak nitelemektedir.

Çin Halk Cumhuriyeti ve SSCB arasında patlak veren ve bu iki büyük devletin çelişen çıkarlarına bağlanarak açıklanabilecek olan bu çatışma, Batı ülkelerindeki komünistler arasında da yankı bulmaktadır. Pek çok Batı ülkesinde "Maocu" diye adlandırılan gruplar oluşmakta,ne var ki bunlar hiçbir ülkede kayda değer bir yaygınlık gösterememektedirler. Çin'in sosyalist ülkeler içinde kısa bir süre için nüfuz kazanabildiği tek ülke ise Arnavutluk olmaktadır.

Kültür Devrimi'nin Çin'e etkisi nasıl olmuştur?

Çin'deki yeni yönelimin önemli ürünlerinden biri 1966 yılında başlatılan, inişler ve çıkışlarla yaklaşık on yıl sürecek olan "Kültür Devrimi" olmaktadır. Mao'nun siyasal gücü yeniden ele geçirmesinide simgeleyen bu dönem,yığınların,Çin Komünist Partisi de dahil olmak üzere tüm kurumlara karşı harekete geçirilmesi ile belirginleşir.Bu dönemde geleneksel kurum ve değerlerin yanı sıra en çok saldırıya uğrayanlar komünist aydınlar olmakta, örneğin üniversiteler yıllarca kapalı kalmaktadır.

Ülkedeki istikrarı bütünüyle sarsan Kültür Devrimi, Çin'de zaman zaman büyük karışıklıklar ve çatışmaların yaşanmasına yol açmıştır. Bu süreç içinde Kültür Devriminin yürütücüsü Kızıl Muhafızlar'ın saldırısına maruz kalan Çin Komünist Partisi hiyerarşisi zayıflarken, Çin Halk Ordusunun gücü ve etkisi hissedilir biçimde artmaktadır.1971'de Birleşmiş Milletlere kabul edilen ve Güvenlik Konseyinde yerini alan Çin'de iç istikrarın sağlanması sorunu giderek ön plana çıkmaktadır.

1970'lerin ortalarına doğru Çin Başbakanı Çu Enlay ile Kültür Devrimi sırasında tasfiye edilmekle birlikte siyasal gücünü muhafaza edebilmiş olan Deng Hsiaping'in ("cüce Deng") dış ve iç ilişkilerde düzen sağlama kaygısını ön plana çıkardıkları görülmektedir. 1976 yılında önce Çu sonra Mao'nun ölümünü izleyen iki yıl içinde Deng ön plana çıkmakta ve ülke yönetiminde en etkili kişi konumuna yükselmektedir.

Deng Hsiaping, Mao'nun eşinin de aralarında bulunduğu Kültür Devriminin ürünü yöneticilerin tasfiyesinden sonra, 1978'den başlayarak, kapsamlı bir "modernleşme" programıyla Çin'i adım adım yeni bir çizgiye çekmeye başladı.

Mao Zedung'un ölümünden sonra izlenen ekonomik politikanın genel özellikleri nelerdir?

1979 yılında ABD ile diplomatik ilişkiler kuran Çin,Batı ile hızlı bir yakınlaşma içine girdi.Aynı yıl Mao Zedung açıkça eleştirilmeye ve onun döneminde yapılan hatalar ön plana çıkarılmaya başlandı. Bir yandan da tarımda kollektivizmden geriye dönüş başlatılmakta ve mülkiyeti kamuya ait kalmakla birlikte tarım toprakları kira yoluyla tekrar köylülere devredilmektedir.

Ekonomi alanında başlatılan bu özelleştirme çizgisi 1980'li ve 1990 lı yıllarda da artan bir hızla uygulanmıştır. Yabancı sermayeye kapılarını açan Çin, Asya'nın en hızlı ekonomik gelişme gösteren ülkelerinden biri haline gelmiştir. 1980 sonrası yıllık büyüme hızı ortalama %10 düzeyine yaklaşan Çin,dış satımını da üç kattan fazla arttırabilmiştir. Sanayi üretiminde devletin payı hızla gerilemiş ve % 30'lara düşmüştür. Böylece Çin'de dinamik bir iş adamı sınıfı da oluşturulabilmiştir.

Günümüzde Çin Komünist Partisi'nin izlediği politika nasıldır?

Ekonomik düzenin hızla özelleştirilmesine  karşın, Çin'de Komünist Partinin mutlak yönetimi israrla sürdürülmektedir. Ne var ki Çin toplumu içinde kapitalizmin kurum ve değerleri hızla yaygınlık kazanmakta,bu da zaman zaman gerilim ve patlamalara  yol  açabilmektedir. Örneğin 1989 yılının Haziran ayında öğrenciler Pekin'in en büyük meydanını (Tienanmen Meydanı) işgal ederek düzenin liberalleşmesini istemişlerdi. Yöneticiler ise orduyu gönderip bu eylemi kanlı bir biçimde boğdular. Başka bir deyişle bir yandan piyasa ekonomisi uygulanırken, öte yandan siyasal baskıcılıktan hiçbir ödün verilmemektedir. Çin kendisine resmen "sosyalist" demeyi ve Komünist Partisinin yönetimini sürdürüyor. Ancak  ekonomide kapitalist ilişkilerin giderek güç kazanması ilerde nasıl çözüleceği belli olmayan bir çelişki yaratıyor.1997 yılında Hong Kong'un Çin'e geri dönmesiyle birlikte bu çeliş-ki bir başka boyut da kazanıyor.Dünyanın en gelişmiş kapitalist merkezlerinden biri olan Hong Kong'da siyasal yönetimin Komünist Partisi tekeli dışında görece rekabete dayalı bir biçimde oluşmasını ve liberal hak ve özgürlüklerin muhafaza edilmesini kabul eden Çin yönetimi,böylece "bir ülke-iki sistem" sloganı altında ülke toprakları üzerinde farklı bir siyasal düzene de yeşil ışık yakmış olmaktadır.

Yugoslavya ve Özyönetim

1945  yılının  son  aylarında  kurulan  Yugoslavya  Federatif  Halk  Cumhuriyeti  çok uluslu bir ülkeyi sosyalizm ve etnik temele dayalı bir federalizm çerçevesinde birarada tutmaya çalışan bir proje olarak düşünülebilir.

Yugoslavya ve Sovyetler Birliği arasındaki ilişkiler nasıl gelişmiştir?

Bu Cumhuriyetin ilk yılları öteki bütün Doğu Avrupa halk demokrasilerinde benimsenen Sovyet modeline yönelen uygulamalarla geçti. Ne var ki Stalin yönetimindeki Sovyetler Birliğinin,1947 yılında kurulmuş olan ve komünist partileri biraraya getiren Kominform aracılığıyla Balkanlarda devrimci ve bağımsız bir politika oluşturmaya çalışan Yugoslavya'yı "hizaya" getirmeye çalışması, iki ülke arasındaki ilişkilerin hızla kopmasına yol açmıştır.Bu ise,Nazi işgalinden kurtuluşunu Sovyet ordularına muhtaç olmayan Yugoslavya'da, SSCB ve Doğu Avrupa ülkeleri tarafından uygulanan çok yönlü ambargoya karşın,Tito önderliğinde"Yugoslav modeli sosyalizm"denen yöneliminin yolunu açacaktır.Dış politikada"sosyalist blok" dışında "bağlantısızlar hareketi"nin öncülüğüne soyunan Yugoslavya, iç uygulamalarında ise"özyönetim"olarak adlandırılan bir sosyalist toplum modelini ortaya atmıştır.

Özyönetimci sosyalizm toplumda ne gibi değişiklikler yapmıştır?

Yugoslav yönetiminin, kısmen Sovyet baskısı karşısında toplumsal destek sağlamak amacıyla da bağlantılı olan bu yeni yöneliminde temel ideolojik farklılık noktasını oluşturan "özyönetimci sosyalizm" örneği 1960'ların düşünsel ikliminde, özellikle Batı Avrupa ülkelerinde, cazip bir alternatif olarak algılanmıştır. Ne var ki, işyeri birimlerinde merkezin izin verdiği ölçüde karar almanın çalışanlara devredilmesi biçiminde ortaya çıkan özyönetim uygulaması, 1960'lı yılların ortalarından başlayarak merkezi planlamanın gevşetilmesi ve "piyasa sosyalizmi" denilen bir uygulamaya geçilmesi ile birlikte bir "işletme egoizmine" yol açmaktadır. Yeni uy-gulamanın ilk yıllarında ciddi üretim artışları sağlayan Yugoslavya'da,1970'li yılların başından başlayarak enflasyon ve işsizlik sorunları ön plana çıkmaya başladı.Bunun üzerine Yugoslav Komünistler Birliğinin toplum içindeki rolünü güçlendirmeye yönelen Yugoslavya yönetimi,Tito'nun 1980 yılında ölümünden sonra bir çöküş sarmalına giren ülkedeki denetimi 1985'ten itibaren tamamen yitirdi.

Yugoslavya'daki etnik unsurlar arasındaki çatışmanın sonuçları neler olmuştur?

Ekonomik bunalım Yugoslavya'yı oluşturan halklar arasında zaten hiç bir zaman yok olmamış olan milliyetçi eğilimlere hız verdi. Sırbistan sınırları içinde bir özerk bölge olan Kosova'da çoğunlukta olan Arnavutlarla yaşanan sorunlar Yugoslavya'da en büyük etnik grup olan Sırplarda milliyetçi-ırkçı eğilimlere güç kazandırdı.Milliyetçi bir söylemle Sırbistan Cumhurbaşkanlığına Mileşoviç seçilirken, Hırvatistan Cumhurbaşkanlığına da Hırvat Milliyetçisi Tucman seçildi.

Slovenya 1990 Aralığında yapılan bir halkoylaması sonucu 1990-91 yılları içinde Yugoslavya'nın parçalanması tamamlandı.Yugoslavya adı Karadağ ve Sırbistan'ın birlikte oluşturdukları yeni federal devlete miras olarak kaldı.

Slovenya dışındaki cumhuriyetlerin bağımsızlıklarını kazanmaları uzun ve kanlı çatışmaların sonucu gerçekleşti. Hırvatistan ve Bosna-Hersek'te büyük azınlıklar halinde yaşayan Sırplar,Sırbistan'ın da desteğiyle bazı bölgelere hakim olarak etnik temizliği amaçlayan katliamlara başvurdular. Özellikle, Bosna-Hersek toprakları çok yönlü Boşnak-Sırp ve Hırvat çatışmalarına sahne oldu. Müslüman Boşnaklar Bosna Hersek Cumhurbaşkanı seçilen İzzetbegoviç liderliğinde tüm Sırp ve zaman zaman Hırvat saldırılarına karşı inatla direndiler. Nihayet Avrupa ve özellikle ABD'nin baskısı sonucu iç savaş 1995 yılında sona erdirildi. Aynı yıl sonlarında yapılan Dayton Antlaşması ile Bosna-Hersek Cumhuriyetinin, ülkede yaşayan üç etnik grubun oluşturacağı üç ayrı yönetimin bulunduğu bir yapı içinde,toprak bütünlüğünün korunması sağlandı. Tüm tarafların kabul ettiği bu anlaşma sonucu 2. Dünya Savaşı sonrası Avrupa'da görülmemiş ölçüde can kaybına neden olmuş olan bir iç savaş ve bunun doğurduğu uluslararası sorunlar bir çözüme ulaştırılmış oldu.

Yugoslavya Federal Sosyalist Cumhuriyetinin dağılması süreci, bu ülkeyi oluşturan topraklarda sosyalist düzenin tasfiyesiyle birlikte yürüdü. Bağımsızlığını kazanan Cumhuriyetler ve yeni Yugoslavya'da kapitalizme dönüşü amaçlayan uygulamalar ve zaman zaman sancılı da olsa Batı tipi bir demokrasinin kurulmasına yönelik çabalar öncelik kazandı.

Küba Devrimi

Amerika Birleşik Devletleri'nin Küba Devrimi'ne karşı tepkisi ve bu tepkinin sonuçları ne olmuştur?

İspanyollardan bağımsızlığını kazandığı 1898 yılından başlayarak ABD denetiminde kalan Küba'da yönetime egemen olan Batista diktatörlüğü, Fidel Castro yönetiminde başlatılan ve iki yıl süren bir gerilla savaşı sonunda 1 Ocak 1959'da yıkıldı.Yeni rejimin siyasal eğiliminden ve kamulaştırmalarından rahatsız olan ABD'nin,burnunun dibinde ortaya çıkan bu "komünist tehdit"e karşı başlattığı ekonomik ambargo ve giriştiği askeri müdahale,önceleri bağımsız bir sosyalist çizgi izleyecek gibi görünen Küba yönetiminin SSCB ile yakın ilişkiye girmesine yol açtı.Hızla Sovyet çizgisine kaymakla birlikte, Küba, gene de Bağlantısızlar Hareketinin içinde yer almaya da devam etti. Zayıf ekonomik yapısına karşın, Sovyetlerin yoğun ekonomik desteği sayesinde çalışma,eğitim ve sağlık alanlarında büyük gelişme sağlayan Küba, 1991 yılında Sovyetler Birliğinin yıkılması sonucu büyük bir ekonomik bunalım içine düştü.Küba yönetimi,1990'lı yıllarda daha da sıkılaştıran ABD ambargosuna karşı koyabilmek için dış dünyaya açılma çabası içine girdi. Buna karşın siyasal bakımdan Komünist Partisi tekelini kaldırmayı ve liberalleşme çizgisine girmeyi reddeden bu ülkede halen yönetimde olan birinci kuşak devrimcilerin doğal nedenlerle yerlerini boşaltmalarından sonra sosyalist düzenin sürüp süremeyeceği  tartışma konusu yapılmaktadır.

Küba Devrimi'nin sosyalist anlayışta yarattığı değişiklikler nelerdir?

Küba Devrimi, 1960'lı yıllardan başlayarak önemli ideolojik tartışmalara da yol açmıştır. Küçük ve eğitimli bir gerilla gücünün kırsal alanlarda başlatacağı silahlı bir isyanın, toplumsal temelleri zayıf olan oligarşik yönetimlerin egemen bulunduğu ülkelerde iktidara gelmesinin klasik komünist mücadele taktiklerinden daha etkili olabileceğini gösteren Küba devrimi, Orta ve Güney Amerika ülkelerinde büyük etki yapmış ve bu yıllardan başlayarak bu kıtanın hemen her ülkesinde,
başarısızlıkla sonuçlanan gerilla hareketlerine yol açmıştır.Küba devriminin önderlerinden olan ve böyle bir girişim sırasında Bolivya'da öldürülen "Che" Guevera bazı Latin Amerika ülkelerinde 1990'larda da süregiden, gerilla savaşının sembol ismi olmaya devam ediyor.

2. Sosyalist Dünya Sistemi

Sosyalizmin bir dünya sistemi haline gelmemesinin nedenleri nelerdir?

Doğu Avrupa dışında, başta Çin olmak üzere Doğu Asya'da sosyalist yönetimlerin kurulması ve Küba aracılığıyla sosyalizmin Amerika kıtasına sıçraması, "sosyalist dünya sistemi" denilen bir kavramın ortaya atılmasına yol açmaktadır. Gerçekten de 1960'ların başında dünya topraklarının %26'sı ve dünya nüfusunun %35'i sosyalist rejimler altında yaşamaktadır. Bu ülkelerin benzer sosyo-ekonomik ve siyasal düzenlere, benzer ideolojilere, benzer sorunlara sahip olduğu ve kapitalist ülkelere karşı birlikte hareket etmelerinin nesnel koşullarının varolduğu varsayımı bu kavramın temelinde yatmaktadır. Böylece kapitalist dünyaya karşı, kendi içinde işbölümüne dayalı ortak bir ekonomi politikası ve ortak bir dış politikaya dayanan, ortak ideolojik değerlere sahip bir "sosyalist dünya sistemi" oluşturulmak istenmekteydi.Ne var ki,büyük nüfusu ve ekonomik potansiyeli ile Çin'in 1960'lardan başlayarak bu projenin dışında kalması,sosyalist ülkelerin ekonomik çıkarlarının zaman zaman çatışması ve kapitalist ülkelerin savaş sonrasında ekonomi ve teknoloji alanında gösterdiği büyük performans, kapitalizmin dünyadaki ekonomik egemenliğinin kırılmasına olanak vermemiştir.Bir başka deyişle,sosyalist ülkelerde gözlemlenen hızlı ekonomik ve toplumsal gelişmeye karşın, sosyalizm bir dünya sistemi olamamış ve kapitalizm bir ekonomik sistem olarak dünyaya egemen olmaya devam etmiştir.

1990'lı yılların sonlarında dünyaya bakıldığında, kendilerine marksist anlamda sosyalist diyen beş ülkenin de(Çin,Vietnam, Kuzey Kore,Laos ve Küba)dünya ekonomik düzeninin gereklerine uyum göstermeye çalıştıkları gözlemleniyor.

3. Az Gelişmiş Ülkeler ve Sosyalizm

Sovyetler Birliğinin,katı baskı yöntemleri ve büyük kayıplarla da olsa,1920'li yıllardan başlayarak göstermiş olduğu büyük ekonomik ve toplumsal gelişme, daha 2. Dünya Savaşı öncesinde dünyada Sovyet tipi bir sosyalizmi, özellikle geri  kalmış ülkelerde, cazip bir model haline getirmiştir.Sovyetler Birliğinin faşizmin saldırganlığına karşı yürütülen 2. Dünya Savaşından galip çıkan ittifakın içinde en önemli rolü üstlenmiş olmasının ve faşizme karşı doğmuş olan büyük nefretin sosyalist düşüncenin -ve Sovyet modelinin- olumlu bir izlenim kazanmasında büyük
rol olmuştu.

Az gelişmiş ülkelerde sosyalizmin benimsenmesinin nedenleri nelerdir?

Savaş sonrası Asya ve Afrika sömürgelerinde başlayan ulusal bağımsızlık hareketlerinin sosyalist ülkelerce desteklenmesi de, emperyalist Batı ülkelerine karşıtlığı besleyen ve sosyalizme duyulan sempatiyi arttıran temel nedenlerden biridir. Bağımsızlık mücadelelerinde başı çeken aydınlar, anlamlı bir ulusal bağımsızlığın ancak devletçi bir ekonomiyle gerçekleşebileceğini, hızlı bir kalkınmanın kaynakların sanayi yatırımlarına aktarılmasıyla sağlanabileceği görüşünü temel aldılar. Bu da merkezi planlamacı Sovyet modelinin hızlı kalkınmanın ideal biçimi sayılmasına yol açtı. Böylece genellikle tek parti rejimleri ya da askeri diktatörlükler altında uygulanan iddialı ekonomik kallkınma ve toplumsal gelişme programları, "Afrika Sosyalizmi", "Arap Sosyalizmi", "İslam Sosyalizmi" gibi kavramlaştırmalar çerçevesinde, Sosyalist bloğun desteğiyle, ama marksist sosyalist anlayıştan farklı olarak, geri kalmış ülkelerin köylü toplumlarında uygulama alanı buldu. Cezayir, Tunus, Libya, Gana, Gine, Mısır, Suriye, İrak, Birmanya, Tanzanya bu tür rejimlerin,artık büyük ölçüde geçmişte kalmış, örnekleri arasında sayılabilir.

Bazı sosyalist uygulamaların baskıcı bir niteliğe bürünmesinin sonuçları ne olmuştur?

Sosyalist düşünce ve uygulamalara yönelen inanç, 1956 Macaristan ve 1968 Çekoslovakya müdahaleleriyle sarsılmasına karşın, Küba devrimi, Vietnam halkının süper güç ABD'ye karşı yürüttüğü mücadele,1968 öğrenci hareketleri ve Yugoslav öz yönetim modelinin arayışları çerçevesinde, yalnız işçi sınıfıyla sınırlı olmayan bir biçimde, 1980'li yıllara kadar sürdü. Ne var ki Sovyetler Birliğindeki bürokratik-baskıcı uygulamalar, Polonya'da ortaya çıkan işçi hareketine (Dayanışma Sendikası)yönelen baskılar ve SSCB'nin 1979'da Afganistan'a askeri müdahalede bulunması gibi olgular ve refah devletinin gelişmesi Batı ülkelerinde bu sempatinin aşınmasına yol açtı. Buna karşılık Sovyetler Birliği'nin bir süper güç olarak sahip olduğu nüfus ve olanaklar,Asya ve Afrika'daki bazı sıradan diktatörlük yönetimleri kendilerini, uluslararası güçler dengesinden yararlanmak amacıyla, sosyalist, dahası Marksist-Leninist (Kongo, Etiyopya) olarak nitelemeye devam ettiler. Sovyetler Birliğinin yıkılmasından sonra hızla bu sıfatlarından sıyrılan bu ülkelerin bazıları günümüzde istikrarsızlıklar ve iç savaşlarla sarsılıyorlar.

Yorum Yaz